Yazdığı “Babalar Koğuşu” ve “Kabadayıların Gizemli Dünyası” isimli kitaplarıyla büyük yankı uyandıran ,'Devlet-Kabadayı- Mafya” üçgeni ölçeğinde Türkiye’deki cezaevlerinin bilinmeyen taraflarını gözler önüne seren Emekli Başgardiyan İsmail OĞUZ ile arkadaşlarımız Oğuz Şayir ve Yunus Ege görüştü.
BİZE GARDİYAN DENMESİNDEN HİÇ BİR ZAMAN HOŞLANMADIK
- Geçmişten günümüze toplumumuzun “gardiyan” diğer bir adıyla “infaz koruma memurları” na bakış açısı ne, bir değişim yaşandı mı süreç içerisinde?
- Toplumumuzda bundan 10 yıl önce ‘gardiyan’ denildi mi, mahkumlara kötü muamele ve işkence eden gözüyle bakılıyordu. Bu sebepten dolayı meslektaşlarımız bu tanımlamalardan oldukça rahatsızdı. Çeşitli girişimler sonucu yeni kanunda bu ‘Cezaevi İnfaz ve Koruma Memuru’ olarak değişti. Ama halk hala gardiyan olarak biliyor.
- Kitabınızda sizden bahsedilirken de ‘Emekli Başgardiyan’ olarak nitelendiriliyorsunuz. Yani ‘Emekli İnfaz Koruma Memuru’ diye belirtilmesi gerekmiyor muydu? Bu bir çelişki değil mi?
- Bence bu durum toplumumuzdan kaynaklanmaktadır. Çünkü insanlarımızda böyle bir kanı oluşmuştur. Bu da kitabın kapağına da yansımıştır.
- Kitabın yayını öncesi veya sonrasında tehdit ya da olumlu -olumsuz eleştiri aldınız mı? Çünkü kitabınızda kabadayıların sır olabilecek bazı yanlarını anlatmışsınız.
- Bunları yayınlamadan önce bazı tehditler aldım. Yalnız bunun yanında bazı kabadayıların desteği de oldu. Kemal Sönmez, İdris Özbir, Murat Sincar bunlardan birkaçıydı...
- Kitabı yazmadan önce ve yazdıktan sonra görüştüğünüz kabadayılar var mı?
- Evet görüştüğüm kabadayılar var. Bunlar kim diye sorarsanız adlarını bir önceki sorunuza cevaben vermiştim.

- Gardiyan olmak için girdiğiniz sınavda sizi sınava tabi tutanlardan birisi mahkummuş. Bu doğru mu? Şimdi bir kişi gardiyan olmak isterse mahkumlar tarafından sınava tabi mi tutulacak?
- Evet, bir gardiyanın bir mahkum tarafından sınava tabi tutulması gayet normal. Bu uygulama şimdilerde de var. Nedeni ise gardiyan ve mahkum arasındaki ilişkiyi dengede tutmak ve düzeni sağlamak içindir. Bizi sınava tutan devlet yetkililerinden oluşmuş bir ekipti. Bahsettiğiniz mahkum da Üniverisite mezunu olduğundan yardımcı oluyordu. Mesela, cezaevinin muhasebesinide yine mahkum olan bir emniyet müdürü tutuyordu o dönemlerde...
- Görevli olduğunuz dönem boyunca sizde diğer gardiyanlar gibi tehdit aldınız mı?
- Evet ben de tehdit aldım. Ama bunların hepsi caydırıcı maksatlıydı. Ben ise bu tehditlerden hiçbir zaman korkmadım.
- 1970’li yıllarda görev alan gardiyanlar 24 saat cezaevinde kalırmış. Bir nevi gönüllü mahkumiyet hayatı sürerlermiş. Özellikle evli olanlar için bu şartlar ağır değil miydi?
- O dönemlerde gardiyan olmamıza rağmen biz de mahkumlar gibi seneler boyunca cezaevinin içindeydik. Bir nevi mahkumduk. Bizim cezaevinde dışarı çıkma yasağı vardı. Bu yüzden mahkumlarla iç içeydik. Zor şartlarda çalıştığımız zamanlarda oldu. Bazı gardiyan arkadaşlar evliydi ve izni olmadığı için ailesinden uzak kalmıştı. Gardiyan arkadaşlar evlerine gittikleri zaman kendi çocuklarını bile tanıyamıyorlardı.
- Mahkumlar ve gardiyanlar arasında o dönemlerde ‘başörtüsü’ ‘ibadet’ tartışmaları yaşanır mıydı?
- Hiçbir zaman böyle bir durum söz konusu olmadı. Biz memurlar için disiplin kuralları önemlidir. Baş örtülü bayan gardiyanlar olduğu gibi baş örtü takmayan bayan gardiyanlar da vardı. Yalnız görevdeyken baş örtüsünü çıkarıp işini yapar, işini bitirdikten sonra baş örtüsünü takardı. Başka yönden bakacak olursak, mahkumlar bile özgürce ibadetlerini yapıyorlardı. Cuma namazlarını cezaevi içinde camii vardı, orada rahatlıkla kılarlardı.
- Öyle dönemler oldu ki Bayrampaşa Cezaevi’nin iki müdürü oldu. Bir müdürle yönetilirken iki müdüre neden ihtiyaç duyuldu?
- Bayrampaşa Cezaevi bir müdürle yönetildiği zaman daha iyi yönetimler görmüştür. Yalnız iki müdüre çıkmasının nedeni iki müdürle daha iyi yönetimin olacağı inancıydı. Ama kaş yapayım derken göz çıkarılmış. Hatta bazı dönemler müdürlerin sayısı 10’a bile çıkmıştır. Böyle olunca da herkes kendi kurallarını uygulamış. Bu da yönetim ve disiplini aksatmıştır.
- Gardiyanlar olarak her mahkuma eşit davranıyor muydunuz ?
- Kesinlikle adaletsizlik yok. Biz herkese eşit davranmaya çalışıyoruz. Ancak bazı mahkumların can güvenliği için koğuşlarını değiştirdiğimiz olmuştur. Bu eşitsizlik gibi görünmemelidir.
- Öyle zamanlar oldu ki bazı mahkumlar, diğer mahkumlar tarafından infaz edildiği oldu. Hatta birkaç gün önce Konya‘da biri 5 diğeri 11yaşlarında çocuğa tecavüz eden mahkum 2-3 gün içinde cezaevinde infaz edildi. Bu infaz olaylarından gardiyanların haberi olmuyor mu?
- Bu tür infaz olaylarından gardiyanların haberdar olması çok zor. Çünkü bizler mahkumlarla günde bir kez karşılaşıyoruz. O da sabah sayımında. Bunun yanında mahkumların koğuşlarından haberdar olunması zor. Ama böyle olacağı zaman bizler böyle bir olaya izin vermeyiz. Çünkü herkese eşit davranmak zorundayız.
- Peki bu can güvenliği sağlamak ne gibi tedbirler aldınız?
- O zamanlar bu teknolojik yenilikler Türkiye‘de tam anlamıyla yoktu. Hizmet bizlerin elindeydi. Biz arardık. Yani bugünkü cihazların görevini biz yapardık. Kulaklarımız dinleyici, gözlerimiz kameraydı. Ellerimizle hizmet ettiğimiz için defalarca ellerimizi yıkardık. 80’li yıllardan sonra arama cihazlarının gelmesiyle beraber ellerimizi defalarca yıkama derdinden kurtulduk. Özellikle kameraların gelmesiyle can güvenliği önemli ölçüde sağlandı.
- Cezaevlerine ıslah evi deniliyor. Uyuşturucuyla ilgisi olmayan bir kişi tedbir olarak tutuklanıyor ve bu suçtan yatan mahkumlarla kalıyor. Va buradaki gerçek tacirlerden etkilenip, çıktığı zamanda uyuşturucu işiyle ilgileniyor. Terör zanlıları için de bu böyle... Siz bu durumu nasıl karşılıyorsunuz?
- Ben de bu uygulamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Eğer suçu ispatlanmamış herhangi biri tutuklu olarak yargılanıp cezaevinde kalacaksa onlar için ayrı koğuşlar olmalı. Tabi ki ıslah ettiğimiz mahkumlar da var. Hatta meslek sahibi yaptığımız insanlar bile var.
- Siz F tipi cezaevlerinin gerekli olduğuna inanıyor musunuz?
- Evet, bence gerekli. Nedeni can güvenliğinin olmasıdır. Ama benim döneminde yoktu. Keşke olsaydı. O zaman infaz edilen mahkumların sayısında azalma olurdu.
- Cezaevinde mahkumlar arasında ilginç haberleşme yöntemleri kullanılırmış, bunlar nelerdi mesela?
Mesela Kabadayı Cihan Erol, başka bir cezaevine götürülmek üzereyken diğer adamlarıyla soğan aracılığıyla haber göndermişti. Haberi soğanla nasıl göndermiş biliyor musunuz? İletmek istediği mesajı kendilerinin anlayacağı bir biçimde şifreli yazarak soğanın içine koymuş ve bulunduğu avludan diğer avluya fırlatmış. Bunun gibi birçok ilginç yöntemler de var.
CEZAEVLERİNİ KABADAYILAR DEĞİL, DEVLET YÖNETİR!
- Kitabınızda ‘cezaevlerini kabadayıların yönettiğine inanmıyorum...’ şeklinde bir paragrafınız var? Acaba tam tersi olduğu yönünde idialar mı vardı?
- Halkımızda böyle bir kanı var. Yalnız cezaevi'nde gardiyanlık yapan biri olarak böyle bir durumla karşılaşmadım. Hatta böyle diyenlere gülüyorum. Çünkü devletimizin üstünlüğü her alanda tartışılmaz. Ancak iyi idareci kötü idareci olabilir....Suistimaller olabilir.
- Sizce mafya’yı kabadayılıktan ayıran nedir? Yoksa aynı kapıya mı çıkıyor
her ikisi de?
- Kabadayı, cezaevindeki mahkumları doyurur ve onlara şahsi destek çıkarlar. Şunu da belirtmeliyim ki kabadayılar paralarını, Fakir mahkumlara dağıttığı için bir mafya kadar zengin değildir. Ama onurludurlar. Mafya ise gayrimeşru yollardan kazanır ve cezaevindeki mahkumlara bir destek vermezler. Benim tanıdığım kabadayıların mafyadan bir farkı da , gayrimeşru yollardan para kazanmış kişilerin paralarını alır ve haklı tarafa iade eder.
- Sizin dönemizde kabadayılar cezaevi yönetimine hiç baskı yaptılar mı? Böyle bir olaya hiç şahit oldunuz mu?
- Şunu demeliyim ki devletimiz üstünlüğü tartışılmaz. En bozuk dönemlerde bile idare gereğini yapmıştır. Böyle bir duruma şahit olmadım. Devletimizin gücü her yerdeydi.
- Bayrampaşa‘da gardiyan olduğunuz zamanlarda sizin de başgardiyanınız olan Hamid Orak‘ı kim vurdu? Bu olayı açar mısınız?
Görevimde bir yıl dolduktan sonra, bir gün akşam cezaevinden 2 saat izin alarak diğer gardiyan arkadaşlarla birlikte, cezaevinin karşısındaki kahveye çay içmeye gittik. Çayları içtikten sonra kahveden ayrıldık. Hamid Orak bizden ayrıldı. Tam o sırada bir el ateş sesi duyuldu. O yere gittik. Hamid Orak‘ın dört yol ağzının ortasında otururken bulduk. “Beni hemen hastaneye götürün, vuruldum” dedi. Minibüs hastaneye yaklaştığı sıralarda ağzından “Off... Beni bir çocuk vurdu, keşke bir kabadayı vursaydı. Ölsem de gam yemezdim” dedi. Bir de olayın aslı şuydu, onu korkutmak için ayağına sıktırmak istenmiş ancak Hamid Orak da silaha davranınca, karşısındaki paniklemiş ve silaha ikinci kez ateş etmiş, zaten ikinci kurşun kalbine isabet etmiş. Olayın gerçek boyutu budur. Öldürmek değil, korkutmak...
İLK AF 1974’DE OLMUŞTU, GERİ DÖNÜŞLER İLK GECEDEN BAŞLADI
- Sizin gardiyanlık yaptığınız dönemde özellikle 1974’te genel af ilan edildi. Birçok mahkum aftan yararlanarak serbest kaldı. Geri dönenler oldu mu?